– Işık Çağı Çemberi Tanışma Hikâyesi –
Bir varmış, bir yokmuş…
Kalabalıkların içinde bir şey eksikmiş gibi hisseden bir kalpler topluluğu varmış.
Hepsi başka yerlerde doğmuş, başka hikâyelerden geçmiş, başka isimler taşımış.
Ama her biri bir gün, içinden tarif edemediği bir çağrı duymuş.
Bu çağrı, ne yüksek sesliydi ne de açık bir dile sahipti.
Kimi zaman bir rüya, kimi zaman bir yalnızlık anı, kimi zaman gözyaşıyla gelen bir fısıltıymış sadece:
“Gel. Artık kendine dönme zamanı.”
Kalpler bunu duymuş.
Bazıları kulaklarını kapamış önce, bazıları kaçmaya çalışmış.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar, içlerindeki bu çağrı susmamış.
Ve bir gün, hepsi aynı anda yürümeye başlamış.
Aynı yöne…
Ama birbirlerini tanımadan.
Ve kimse bilmiyormuş tam olarak nereye gittiğini.
Sonra bir yerde durmuşlar.
Bir alan açılmış önlerinde.
Ne kapısı varmış bu alanın, ne duvarı.
Ama yine de çok belirginmiş sınırı:
İçeri giren, dışarıda bıraktığı her şeyi sessizce toprağa bırakıyormuş.
Bir ses duyulmuş o sırada — yumuşak, tanıdık, hiç tanımadıkları kadar yakından:
“Hoş geldin.
Bu çemberde kimse sana bir şey öğretmeyecek.
Çünkü sen zaten biliyorsun.
Sadece… hatırlamak için geldin.
Ve hatırlamak için önce kendinle tanışmalısın.”
İşte o an herkes ellerindeki isimleri değil,
içlerindeki sesleri duyurmaya başlamış.
Adlarını söylemişler belki ama gerçek tanışma;
bir kelime, bir niyet, bir duyguda buluşmuş.
Ve o anda çember artık bir grup değilmiş.
O anda, herkes birbirini hatırlamış.
Daha önce hiç tanışmamış olsalar da,
her biri diğerinin içindeki ışığı tanımış.
Ve böyle başlamışmış hikâye.
Bir tanışmayla…
Ama dışarıdan değil —
İçeriye doğru bir tanışmayla.
