Bir zamanlar, uzun bir yolculuğa çıkan bir kişi vardı.
Bu yolculuk, dağların, vadilerin ötesine değil,
tam da kendi içine doğru yapılan bir yolculuktu.
Başlangıçta, etrafındaki her şey anlamlıydı;
kelimelerle anlatılır, duyulur, paylaşılırdı her his.
Ama zamanla kişi fark etti ki, bazı şeyler
kelimelerin ötesindeydi.
Bir gün, derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Nefesini yavaşça verirken, içinde yeni bir şey hissetti:
kelimelerle tarif edilemeyen, ama bütün varlığını saran bir his.
O his, bir kelime değil, bir duygu değil,
bir enerji değil, sadece…
varlığının özüydü.
O andan itibaren, kişi bilmeye başladı;
kelimeler azalırken, bu his artıyordu.
Ve artık anlıyordu ki, gerçek iletişim,
kelimelerin ötesinde, sessizliğin içinde gerçekleşiyordu.
O nefesle birlikte kişi yeniden doğdu.
Ve orada, kelimelerin ötesinde,
kendi gerçek benliğiyle tanıştı.
