Küçük bir köyde, insanların en çok vakit geçirdiği yer, çınar ağacının altındaki uzun tahta sıralardı. Burada sabahları çay içilir, akşamları günün dedikoduları konuşulurdu.
Bir gün, Elif adında genç bir kadın, bu sıralarda oturanlardan birinin söylediği bir şeyi, farkında olmadan başka birine aktardı. O an masum bir sohbet gibi görünen bu söz, başka kulaklara ulaştı ve her aktarılışta biraz değişti. Günün sonunda, köydeki bir adamın onurunu zedeleyecek bir söylentiye dönüşmüştü.
Ertesi sabah, dedikodunun hedefindeki adam çınarın altına geldi. Sesi sakin ama yüreği yaralıydı:
“Biliyor musunuz,” dedi, “bir söz, bir taş gibidir. Atıldığında nereye düşeceğini bilemezsiniz. Ama o taş, bir kalbin camını kırdığında, camı yeniden eskisi gibi yapamazsınız.”
O gün Elif, zincirin ilk halkası olmanın sorumluluğunu anladı.
O andan sonra, kulağına gelen her sözü önce kalbinde tarttı: Bu, iyiye mi hizmet eder, yoksa bir zincire mi? Ve fark etti ki, dedikodu zincirini kırmanın tek yolu, yeni bir halka eklememekti.
