Deniz ve Ela, bir sabah yürüyüşünde karşılaştılar.
İlk bakışta farklılardı.
Deniz, analitikti. Düşünmeden adım atmazdı.
Her şeyi tartar, ölçer, neden-sonuç ilişkisi kurmadan konuşmazdı.
Ela ise içgüdüseldi.
Hissettiği şeyi hemen paylaşır, insanlara sezgileriyle yaklaşırdı.
Kimi zaman fazla açık, kimi zaman fazla hızlıydı.
İlk sohbetleri, bir akşamüstü bankta otururken başladı.
Deniz, gökyüzündeki Ay’a bakarak, “Ay ne kadar net bu gece. Her şey yerli yerinde gibi,” dedi.
Ela ise gülümsedi: “Ben bugün Güneş’i izledim… Ne güzel ısıttı. Her şey içimi kıpır kıpır etti.”
Birbirlerine şaşkınlıkla baktılar.
Deniz Ela’ya, “Sen hep hissederek mi yaşıyorsun?” diye sordu.
Ela cevap verdi: “Evet, çünkü içimde bir Güneş var. Işık saçtıkça ısınıyorum. Sen nasılsın?”
Deniz düşündü, sonra dürüstçe söyledi:
“Ben Ay gibiyim sanırım. Işığı yansıtarak yolumu buluyorum. Ama başkasının ışığı olmadan karanlıkta kalabiliyorum.”
O an sustular.
Sözsüz bir anlayış yayıldı aralarına.
Güneş Ay’a dokundu sanki, ve Ay da Güneş’e döndü.
Ela kalbiyle hissediyordu, Deniz aklıyla anlamaya çalışıyordu.
Ama o anda, biri diğerini tamamladı.
İlk kez Deniz düşünmeden hissetti.
Ela ise ilk kez duygularını kelimelere dökmeye çalıştı.
Ve belki de ilk kez ikisi de kendini bir bütün gibi hissetti.
Çünkü ne sadece Güneş, ne de yalnızca Ay yetiyordu.
Gerçek ışık, birlikte doğduklarında parlıyordu.
No responses yet