Bir noktada insan yorgun düşer.
Sadece beden değil, ruh yorulur.
Artık geçmişi düzeltmeye çalışmaktan, başkalarını anlamaktan, kendini değiştirmekten…
Yorulmuştur.
Ve o an gelir:
Artık bir şey yapmaz. Sadece bırakır.
Kabulleniş buradadır.
Sessizdir.
Ama çığlık kadar güçlüdür.
Kabullenmek, boyun eğmek değildir.
Teslim olmak hiç değildir.
Kabullenmek; gerçeği olduğu haliyle görmek ve onunla savaşmamaktır.
“Bu oldu,” dersin.
“Bu olmadı.”
“Bu eksik kaldı.”
“Bu gitti.”
Ve sonra: “Olsun.”
Çünkü kabullenişin ardında derin bir barış yatar.
Kendiyle, hayatla, yazgıyla barışmak…
Artık kendini ikna etmeye çalışmamak.
Olmayanı oldurmaya çabalamamak.
Yaraya sürekli neden sorusu sormamak.
Bir gün uyanırsın, o eski sızı hâlâ oradadır belki,
ama artık onunla kavga etmiyorsundur.
O senin bir parçandır artık.
İyileşmiş olmasa bile, sen onunla yaşamayı öğrenmişsindir.
Kabulleniş, kapanan değil, yumuşayan bir kapıdır.
Artık hayata “neden?” değil,
“şimdi neyle varım?” diye sormaya başlarsın.
Ve orada yeni bir güç uyanır:
Zorun içinden geçen, sessizce büyüyen bir bilgelik.
Dayanma değil; var olma gücü.
No responses yet